50.YIL

MEHMET AKSOY

ZAMANIN VE MEKÂNIN SURETLERİ
Ben heykeli zamanın ve mekânın “ben” üstünden sesi soluğu olarak düşünüyorum. Zaman, dördüncü boyut; bilim adamlarının ve sanatçıların yakalamaya ve hatta ispatlamaya çalıştıkları bir şey. Bence zaman büyüyen, genişleyen, bizim sonsuz kere sonsuzumuz olan evrenin soluğudur; yakalanamaz, ölçülemez. Sanatçı, kendi zamanını kendi gibi yaşarsa, yaşadığı toplumdan ve dünyadan kendini soyutlamaz tersine sorumlu hissederse ve bunu bir çıkar grubunun emrine girmeden özgürce ifade edebiliyorsa, zamanı izlerinden yakalamış olur. O zaman sanatı da zamanın şahidi olur. Gelecek zamana ışık tutabilir, devamlı değişen, farklı biçimlere giren şeylerin, yaşam ve ölüm arasındaki tüm duygu ve düşüncelerin, özünde aynı kalan değişmeyen ve tüm zamanlarda da değişmeyecek olan gerçeği, evrensel olanı gösterebilir. Bu çıplak gerçek bütün insanlarda etnik kökeni, dini, inanışı ne olursa olsun özünde aynı olan şeyin birleştirici, kucaklayıcı, aynı gibi, benim gibi, onun gibi ve sonra giderek benim ile, onun ile, birlikte yaşamak, farklılıkların iç içe bir arada yaşayabilmesi… Mesela “Bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım” diyebilmek Nazım gibi. Şekilsel, biçimsel olanı, farklı düşünceleri hiçe sayıp, özdeki aynılığa dikkat çekmek… Birlikte, senin ile, benim ile, onun ile yaşamak ve paylaşmak için sanat.

50 yıllık sanat geçmişimi gösterecek olan bu sergide, heykellerim zamanın, mekânın ve benim ne kadar tanığım olabilmişler hep birlikte göreceğiz…

DOĞA, MASAL, HAYAL
YAYLADAĞI DÖNEMİ
Annem
Mehmet Aksoy
1951
Anam, kıvır kıvır saçları dizlerine kadar uzanan 14 yaşında daha oyuna doymadan evlendirilen bir Türkmen güzeli. 1939’da 15 yaşında beni doğuruyor. Ben, ilk çocuğum. Kardeşlerimden ikisi öldü. Şimdi yedi erkek kardeşiz. Babam, Fransız işgali sırasında Hatay’da yol isçiliği yapmış, sonra gardiyanlık, mahkeme zabit katipliği, son olarak da gümrük memurluğu…

Anam çok yetenekli, çok becerikli bir kadındır. Kasabada üstüne terzi yoktur. Bir zamanlar evimiz okul gibiydi. Biçki, dikiş, kanaviçe öğrenmek isteyen genç kızlarla dolup taşardı. Renk üstüne, motif üstüne tartışmalarını hâlâ hatırlarım.

İlkokul birinci sınıfta yaptığım ilk resim bir tarla kuşuydu. Hoca Hanım resmim elinde, beni sınıf sınıf dolaştırarak, bütün okula, hocalara göstermişti. Bu hocanın hayatımda önemli yeri vardır. Bende ilk sanat bilincini ve hevesini uyandıran, beni sanata yönlendiren, beni köy enstitüsüne değil de liseye, oradan Akademi’ye göndermesi için babamı ikna eden O’dur.

Annem, ben ve kardeşim Orhan
Canım Öğretmenim,
Nazmiye Hoca
Antakya Kanatlı Spor takımında
kaleci Mehmet Aksoy

Tarsus Ortaokulu
19 Mayıs’ta

Yayladağ Spor Klübü
Kardeşim Orhan’la evimizi yaparken

Kasabamızda ortaokul, lise yoktu. Böylece 13 yaşında gurbete çıktım. Lisede çocukların ev ödevlerini ve portrelerini yaparak para kazanıyordum. Hatta 8. sınıfta bitirme resim sınavı sırasında diğerlerinin resimlerini yapıp kendiminkini yetiştiremeyince resimden ikmale kalmıştım. Bu yıllarda Akademi’ye girebilme arzusu önüne geçilemez bir tutku haline gelmişti bende. İstiyordum ki her şey bir an evvel olsun bitsin. Liseyi önüme konan bir formalite, bir angarya olarak görüyordum.

Evimizin havuşunda
Annem, Orhan, Muzaffer, Hasan, Hüseyin
Orhan, Muzaffer, Mehmet Aksoy
Lisede
Lisede melankolik Mehmet
Lise diploması vesikalığı
Lise voleybol takımında
Lisede sporcu Mehmet
Yayladağ Spor
Kanatlı Spor
En sağ altta Mehmet Aksoy