“PAPYONLU ATATÜRK KAZANDI, KALPAKLI ATATÜRK KAYBETTİ”

TBMM önüne yapılmak üzere iki aşamalı bir yarışma açıldı. İsteyen her heykeltıraşın ve mimarın girebileceği açık bir yarışmaydı bu. İlk aşama fikir projesi niteliğindeydi. İki yüzden fazla projeyle yüksek bir katılım oldu. Bunlardan yedi proje finale kaldı. İkinci aşamada ise bu yedi projenin sahipleri, ekipler oluşturarak kendi aralarında açıktan kendi isimleriyle yarışacaklardı. 

TBMM Anıt Yarışması
Materyal
1979
Uygulama projelerinin maketleri hazırlanacak, materyaller seçilecek, ölçekli proje detayları verilecekti. Altı ay çalıştıktan sonra, bir hafta sabahlamacasına, bir küçük kamyon maket ve projelerle Ankara’ya gittim. Heyecan, hayal ve beklentilerimle, projeleri TBMM’ye teslim ettim. İstanbul’a döndüm. Jürinin toplanıp karar vereceği günü sabırsızlık ve büyük bir merakla beklemeye başladım. Nihayet o gün geldi çattı. Heyecandan duramaz oldum… “Bari balık tutmaya gidelim, oyalanırım” dedim. Arnavutköy açıklarında şansımıza çaparilere istavritler kandil oldu. Sahile döndüğümüzde “Polis seni arıyor.” dediler. “Allah Allah ne oldu şimdi? Ne yaptık? Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim görevlisiyim. Acaba okulda bir şey mi oldu?” derken karşıdan bir polis göründü ve üstüme doğru gelmeye başladı. Elimde balık torbası vardı. Torbayı yere bıraktım; endişeli, şüpheli gözlerle bakıyorum.
Polis geldi geldi, üç metre kala, elini öne doğru götürerek bir hamle yaptı. Ben, bir adım geri kaçtım. O, “Öpeyim abi!” diyerek elime doğru uzandı. “Ne oldu?” dedim. “Abi birinci olmuşsunuz.” dedi. İşte o anda her şey koptu. Polisi kucakladığım gibi döndürmeye başladım. Arnavutköy sahili Yeşilçam’dan bir kavuşma sahnesi yaşadı. Heyecan, sevinç, mutluluk duyguları… Polis, “Abi, seni yarın Ankara’dan bekliyorlar. Dolmabahçe Sarayı’ndan haber geldi size ulaştırmamız için.” Eve nasıl geldik bilmiyorum… Sevincimiz akşam haberlerine kadar sürdü. Televizyondaki spiker “Meclis önüne yapılacak Atatürk heykelleri projesi sonuçlandı. Birinci…” dediğinde, hep birlikte “Mehmet Aksoy” diye bağırdık. Ama spikeri ikna edemedik. O, “Birinci Hüseyin Gezer” deyiverdi. İkinci de Mehmet Aksoy’muş. İçim karardı, etraf buz kesti. Nasıl olur? Polis geldi “Birinci oldun.” dedi. Benimle dalga geçmediler. Geçemezler. Saygıdeğer jüri üyeleriyle böyle bir samimiyetim yok. Gece yayınlanan son haber bülteninde de aynı şey söylendi. Ertesi gün haber doğrulandı. İkinciyim. Ardından geçen on sene boyunca “nasıl ikinci oldum gerçeğini” öğrenemedim. Bir gün, Ankaralı mimarlar ve sanatçılarla yemekteyiz. Sonradan içlerinden iki kişinin meclis önündeki yarışmada jüri üyesi olduğunu öğrendim. Biri tesadüfen yanıma oturmuştu.
Sohbet döndü dolaştı meclis önündeki anıt yarışmasına geldi. Bana “Biliyor musun Mehmet sen yarışmayı nasıl kaybettin?” diyerek yarışmanın arka planını da anlatmaya başladı: “Sabah jüri toplandı seni oy birliğiyle fire vermeden birinci seçtik. Sonra da neticeleri bildirmek ve göstermek için onur jürisini çağırdık. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Meclis Başkanı Karakuş geldiler. Jüri üyeleri olarak bizler hep beraber, maketlerin ve projelerin sergilendiği TBMM salonunda işleri gösterip anlatmaya başladık. Senin projeye gelince, ‘İşte birincimiz bu.’ denildi. Nasıl anlamlı, nasıl değişik bir proje olduğu anlatılıyordu ki jüri üyelerinden biri heyecanlanıp ‘Efendim bakın şu Atatürk sanki Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan çıkmış gibi değil mi?’ diyerek şiiri okumasın mı?”

“… Sarışın bir kurda benziyordu Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, Eğildi, durdu. Bıraksalar İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.”’ Kenan Evren, “Anlamıştım zaten bu komünist işi. Nitekim bunlar kalpaklı yapar Atatürk’ü. Bu proje katiyen birinci olamaz. Ben katiyen yaptırmam bunu!” der. Jüri bir daha toplanır, gene beni seçerler. Sonra öğle yemeğine çıkılır. Yemekte jüri üyeleri tek tek telkin edilir ve öğleden sonra jüri bir daha toplanır. Birinci Hüseyin Gezer seçilir. Ben ikinci… Şimdi niçin öğleden önce birinci öğleden sonra ikinci olduğumu anlıyorum. Olay şöyle gelişir: Jüri, kararından çok emin olaraktan, TBMM Başkanlığı’na bağlı Dolmabahçe Sarayı’na bana haber etsinler diye bildirir. Arnavutköy polisi öğleden sonra hikâyenin başında anlattığım gibi kararın değiştiğinden bihaber beni bulur. Sonuç olarak papyonlu, ütülü pantolonlu Atatürk birinci, Kurtuluş Savaşı’nın sembolü Atatürk ikinci olur. Bu aralar kalpaklı Atatürk pek sevilmeye başladı ne dersiniz? Kurtuluş Savaşı’nı iyice anlamak gerekiyor galiba…